26 Ocak 2015 Pazartesi
FOTOĞRAF MAKİNESİNİN İNTİHARI
FOTOĞRAF MAKİNESİNİN İNTİHARI: İnsan eskir, paslanır , çürür ;tıpkı eşya gibi. Makineleşmiş insan ya da insanlaşmış makine çağın metaforu. Miadını doldurmuş bir fotoğraf...
FOTOĞRAF MAKİNESİNİN İNTİHARI
İnsan eskir, paslanır , çürür ;tıpkı eşya gibi. Makineleşmiş insan ya da insanlaşmış makine çağın metaforu. Miadını doldurmuş bir fotoğraf makinesi.Fransızların dediği gibi ‘demode’.Yıllardır bu çatı katında yaşıyor, yıllardır bu çatı katında ölüyor. Yaşanmışlıkların kodlarını taşıyan diğerleriyle birlikte.Bazı insanlar anılarını öldürmeyi sever. Bunun için asri mezarlıklar kurarlar evlerinin bir köşesine. Böyle yerlerde kemirgenler yaşanmışlıkla beslenir. Onun asli görevi anı dondurmaktı.Işığa sevdalıydı o. En son ne zaman dans etmişlerdi Pera’ da? Peraye Hanım ‘ın balodaki gülümseyişi miydi son ölümsüzleştirdiği? Şarkı yarışmasındaki ‘Aman petrol ‘ şarkısı kadar ilginç zamanlardı.Belki aşık bile olmuştu Harley kuyruklu yıldızının altında.Obur bir ölü yiyici gibi zamanı tüketir eşya.Capcanlı yaşanmışlıkları içinde taşırken alelade bir eşya olamazdı fotoğraf makinesi. Yaşamak doğurur o her dem. Yıllanmış yalnızlığında insanoğlunun yeni çağını merak eder dururdu. Milenyum dedikleri neye benziyordu? Gümüş renkli bir şey olsa gerek. Fotoğraf sanatına değer veren evin entelektüel oğlu sayesinde bu esaret sona erdi. Dünyayı yeniden keşfetmek için can atıyordu.
Binalar gördü .Devasa göğe ulaşan binalar. İnsanoğlu Tanrı ‘ya ulaşmak istercesine yükseltmişti yapıları. Gök delinse başka bir dünya çıkardı belki. Hepsi birbirinin aynısıydı bu binaların.İnsanlar da öyleydi. Yüzlerindeki donuk ifadeye kadar birbirlerine benziyorlardı.Bu devasa yapıların bir gece yarısı yerle yeksan olduğunu gördü sonra. Arzın merkezine ulaşmak isterken yerin altında kalan bedenleri gördü. Taş , toprak ,demir ve insan eti. Çığlıklar, ölmeler , yaşama tutunmalar.
Çıplak ayaklı çocuklar gördü Sersem bir ikindi rüzgarının dağıttığı pamuk parçalarını izliyorlardı. Kozalardan dökülen pamuklar kar tanesi gibi rüzgarla dans ediyordu. Kar görmeye hasret çocuklar öyle mutluydular ki. Gerçekten kar yağsa bir gün üşümezdi onların içi.Onlar Akdeniz ‘in çocuklarıydı.
Sonra hep gitti. Şehirler ,sokaklar , insanlar gördü.
Verandası çiçeklerle bezenmiş küçük bir ev. Penceresinden portakallı kurabiye kokusu yayılıyor.Rüzgar çanına eşlik eden çocuk sesleri.Gökyüzünde salına salına süzülen uçurtmalarını seyrediyorlar. Sonra bir silah sesi duyuluyor. Uçurtma çocuğun elinden düşüyor. Savruluyor göğe beyaz kuyruğu ile. Çocuklar seyrediyor giden uçurtmayı. Çocuklar seyrediyor dünyadan göçüp giden annelerini. Üçüncü sayfa haberinde adına geçen anne S.T Boşanmak istediği kocası tarafından öldüren kadın S.T.
Dünyanın tüm sabahları umut taşır Şehirler uyanır , insanlar uyanır. Şehirlerin bir köşesinde sabah olmayan yerler de vardır. Yerin altında hep gecedir.Bakışlar hep karanlıktır kömür karası gibi. Ölüm vardır yeraltında. Kaza, kader dediğimiz türden bir ölüm.Kömüre karışmış kemikler görünmez karanlıkta.
Stockholm ‘da bir çocuk soğuktan donmuş kuşları seviyor. Filistin ‘de bir anne ölmüş çocukları seviyor..Ölü annelerin çıplak ayaklı cesur çocukları var.
Dünyada sergiler oluyor ,moda günleri, galalar oluyor. Dünyada savaşlar oluyor, dünyada savaşlar oluyor. Devletler olanları kınıyor, devletler olanlardan korkuyor.Paris vitrinlerindeki mankenlerin kolları bacakları var , mültecilerin kolları bacakları yok. Devletler endişeli; şehirlerin estetik görünüşü söz konusu. Kolsuz bacaksız elbisesiz olmak ya da Milano ‘da bir elbise olmak.
Anı dondurmaktan nefret ediyordu artık. Kendini öyle bir sıktı ki karanlık odaya varmadan içindeki tüm yaşanmışlıkları boşluğa bıraktı. Siyah bir kan kusar gibi. Film şeritleriyle birlikte yaktı kendini. Küllerinden doğmamak üzere gitti.
28 Ekim 2014 Salı
ÖTEKİ ŞEHRİN DİASPORASI
Pusulası yoktur göçebelerin .Yersiz yurtsuz olmak
yönsüz olmaktır. Bir bedel miydi; bir nedeni var mıydı? Bir büyük tufan
gerekliydi. Ait olmanın tüm izlerini silen bir tufan. Bir isme bile sahip
olmamalıydın. Birilerinin seni ait kıldığı harfler olmamalıydı.
-Adın ne senin?
-………….
Karanlık bir dehlizin ortasına oturtulmuş alçak tavanlı basık bir
oda. Eşyanın karmaşıklığı odada solunan havaya da tesir etmiş. İçinde farklı
renklerde baharat ve kurutulmuş otlar bulunan kavanozlar gelişigüzel sıralanmış. Duvarda eski
bir fil dişi ayna ve gül kurusu
renkli bir Türk halısı. Halının üzerindeki baklava dilimleri odanın karmaşasına
inat özenle işlenmiş. İki köşede birer buhurdanlık ; birinden lavanta kokusu
yayılıyor diğerinden ceviz yağı kokusu. Beni kendime getiren bu keskin
kokulardı. Ne zamandan beri böyle kendimi bilmeden yatıyordum hatırlamıyorum.
Odanın loş ışığı gün mü gece mi olduğunu anlamamı engelliyordu. Zaman kavramını
yitirmiş olmak bir an kendimi özgür hissettirdi. Bu geçici özgürlüğün tadını
çıkarırken tek dinlediğim iç sesimdi. Tiz bir kadın sesi buna son verdi. Adımı
soruyordu, en son ne zaman söylemiştim? Konuşmayalı hayli zaman olmuştu.
Asırlık bir yalnızlığı kusarcasına
döküldü kelimeler ağzımdan.
-Beatrisa
-Nereden gelir nereye gidersin ?
-Kastilya ‘dan …
Nereye gittiğimin cevabını bilmiyordum. Önemi de
yoktu. Yaşamak yollardan ibaret bir serüven değil miydi? Kaleler şehri
Kastilya. Tarihin kanlı tekerrürlerine karşı izole edilmiş mağrur bir duruşun
var. Biz evrenin çocukları ; ülkemiz bizim evimiz. İçsel keşiflerimiz ,
sevdiklerimiz, nefret ettiklerimiz, sınırlarımız, kelimelerimiz, söylediklerimiz,
sustuklarımız…Tüm yitirilenlere rağmen son kalemiz. Bir sabah o sağlam son kale
kumdan yapılmışçasına yerle yeksan oldu. Engizisyonun verdiği kararla Kastilyalılar
evlerinden kovuluyordu. Nedeni ise gerçekte inandıkları ile inandıklarını
söylediklerinin farklı olmasıydı. Rab ‘a kalpten inanmayanlar gazabın en
büyüğüne uğrar demişti büyükannem Babil’i anlatırken. Şimdi biz evimizden
sürgün edilerek mi cezalandırılıyorduk? Tarih bu diasporaları yazar mıydı? Ben ne Tanrı ‘ya yalan
söylemiştim ne de başkalarına. Bizi onların Tanrısına inanmadığımız için mi
istemiyorlar diyordu kardeşim. Evet der gibi bakıyordu büyükannem.
Konuşmuyordu; kelimeleri de anıları gibi ardında bırakıyordu. Adımlar
uzaklaştıkça şehir de küçülüyordu. Devasa yapılar kum taneleri gibi
dağılıyordu. Benim kutsal toprağım , yıkılmaz kalem şimdi eski , küçük bir
sandığa dönüşmüştü. İçine anıları ve ya-şan-ma-mış-lık-la-rı koyup gidiyordum.
Eski eşyalar ve fotoğraflarla birlikte tavan arasına bırakılan öteki sandıklar
gibi. Artık ötekiydi şehir.
İber yarımadası 'nda yönünü bilmeyen bir kafile gece
gündüz gidiyordu. Akdeniz ‘in sarı sıcağı bedenleri kavuruyor, ara ara esen
samyeli ter ve tezek kokusunu peşinden sürüklüyordu. Açlıktan ve sıcaktan
sütleri kesilen anneler kırk günü doldurmamış bebeklerini susturamıyor, adım
atmaya takati kalmayan yaşlı bedenlerin feryadı dinmiyordu. İsminin Gabriel
olduğunu söyleyen bir meczup arp çalıyor, bir yandan da dünyaya lanet eden
şiirler okuyordu. Bir anda sinirleniyor heybesinden çıkardığı İncil ‘in
sayfalarını yırtıyor, çıra ile tutuşturuyordu. Bu yolculuk bu şekilde on gün
kadar sürdü. Açlık baş göstermişti .Atlar yorgun düştükleri için
hastalanıyordu. Bu çaresizlik içerisinde debelenirken Tunus yakınlarına
geldiğimizde saldırıya uğradık .Eşyaları ve atları gasp ettiler .Bununla
yetinmeyip çocukları ve kadınları gözlerine kestirdiler. İtiraz eden olursa
kılıçtan geçireceklerini söylediler. Beni ve kardeşimi de sürükleyerek
götürdüler. Büyükannem çaresizce
çırpınıyordu arkamızdan bakarken. Kadın ve çocuklardan oluşan elli kişiyi
kaçırmışlardı. Bizi bir yük gemisine bindirdiler. Gemideki adamlardan biri çete
reisine geminin Konstantiniye’den demir
aldığını söyledi. Bundan önceki seferde Konstantiniye ‘den getirdiği Rum cariyeleri
İskenderiye’de nasıl sattığını ballandıra ballandıra anlatıyordu. Konuştukça
sürmeli siyah gözlerinden ateş çıkıyordu. Bu haliyle Doğu masallarındaki
haramileri andırıyordu. Şarap dolu fıçılardan birinin kapağını tekme vurarak
açtı, elindeki toprak kabı içine daldırdı. Doldurduğu şarabın yarısını döke
saça içti. Esir kızlardan birinin yanına oturdu. Kıza kısık sesle bir şeyler
söylüyor, şarap içmesi için kızı zorluyordu. Zavallı kız korkudan titriyordu.
Esirlerin çoğu uyumuştu. Gözlerim daha fazla dayanamadı ve uykuya teslim oldu.
Sabaha karşı İskenderiye’deydik. Uyku sersemliği ile neler olduğunu anlamadım
önce. Gemideki esir sayısı azalmıştı. Kardeşimin yanımda olmadığını fark ettim. . Esirlerin
bir kısmı sal ile gemiden alınarak başka bir yere götürülmüştü. Kardeşim de bu
esirlerle birlikte götürülmüş olmalıydı. Büyükannemden sonra kardeşimle de
ayrıldı yollarımız. Hayattaki tek yakınım
da koparılmıştı benden. Artık yapayalnızdım. Gemide kalanlar satılmak için esir
pazarına götürülecekti. Güvertede bizi sıraya dizdiler; ellerimiz
zincirleyeceklerdi. O sırada kızlardan biri sinir krizi geçirdi. Kendini yere
atıyor, saçlarını yoluyordu. Başımızda bekleyen adam da dahil herkes kızı
sakinleştirmeye çalışıyordu. Bu hengameden faydalanarak oradan kaçmayı
başarmıştım. Koştum. Rüzgarla yarışırcasına koştum. Ciğerlerim parçalansa
durmaya niyetim yoktu. Labirent gibi karmaşık bir sokağa geldiğimde nefesim
kesildi. Kulaklarımda uğultular sonra karanlık…
Uyandığımda hala yaşıyor olmama sevinmem gerekirdi.
Benim hissettiğim sevinmekten çok şaşkınlıktı. Bu oda, eşyalar, kokular,
boşluk… Efşan anlattıkça boşluklar biraz olsun tamamlanıyordu. Ses tonu ne
kadar naifse bakışları da o denli keskin ve sertti. Öykümü dinlerken zümrüt
yeşili gözleri ıslanıyordu mağrurluğunu kaybetmeden. Tanrı iki zümrüt taşını
özenle işlemiş göz bebeklerine yerleştirmişti.
-Kırk kapalı bir handır dünya .Her kapı ayrı bir
yola açılır. Senin yolların uzun arz – ı alemde.
Efşan haklıydı belki de mutluluğun ait olmamakta
olduğuna inanmıştım her zaman. İskenderiye Güneş ‘in şehriydi. Kastilya’da iken
güneşin insanlarının öyküsünü dinlemiştim. Ellerinde cam fanuslarla güneş ışığı
topladıklarını hayal etmiştim. Burada pencereyi açtığında güneşi avuçlarının
arasında hissediyorsun. Ve bu his gecenin kabuslarının ayazını yok ediyor.
Günlerim Efşanla birlikte ot toplayarak ,pamuk tarlalarında dolaşarak
geçiyordu. Otların her birinin nelere iyi geldiğini , büyüdeki anlamlarını
öğreniyordum. Buraya alışmaktan ve ait olmaktan korkuyordum. Bu korku dehlizlerinin
med cezirlerinde altı ay geçmişti. Efşan ‘ın evine dünyanın her yerinden
insanlar geliyordu; geleceklerini görmek için. Tüccarlar, alimler, köylüler,
denizciler… Belki de Efşan ‘ın söyledikleri değil de bu evin egzotik havasıydı
onlara iyi gelen. Her misafir bir hatıra bırakıyordu ayrılırken. Portekiz
incileri, Hint kumaşları, Sakız Adası ‘nın zeytin yağ şişeleri, Frenk
parfümleri, Türk halıları, Venedik şapkaları, el yazması tefsirler, Meryem Ana
ikonları. .Efşan ‘ın misafirlerinden biri Riccardo adında Venedikli bir
ressamdı. Efşan için özel biriydi o.
Karşılaşmaları bir tesadüftü , diğerlerinden farklı olması bundandı belki de
.Efşan , Riccardo ‘nun öyküsünün benimkine benzediğini söylüyordu. Riccardo ünlü
bir ressammış . Konstantiniye ‘de de bilinirmiş. Saraya davet edilmiş;
hükümdarların tasvirini yapacakmış.
-Riccardo iyi birine benziyor ama tuhaf biraz.
-İyi biridir. Sen falı ne sanırsın? Fal bakmak ruhu
okumaktır. Bakışların derinliklerindedir iyilik ve kötülük.
Riccardo giderken yaptığı resimleri bırakmıştı
hatıra olarak. Gittiği yerlerdeki insanları resmetmişti. Resimlerini incelemek
farklı ülkelere yolculuk etmek gibiydi. Egzotik bir aurası vardı çizdiklerinin.
O egzotik resim tasvirlerinden birinde bana ait bir şey vardı. Görünce donup
kaldım. Evet oydu , benzerlik falan değildi. Efşan telaşlandı .Ne olduğunu
anlamaya çalışıyordu. Yanıma geldi, omuzlarımdan tutup sarstı.
-Ne oldu Beatrisa
-Carmen. Kardeşim.
Artık Güneş’in şehrinde gözlerimi güneşe kapatarak
günleri sayıyordum. Kırılıp dökülsün zaman, paramparça olsun günler haftalar.
Tek istediğim Riccardo ‘nun buraya tekrar gelmesiydi. Efşan belki de hiç
gelmeyeceğini söylüyor ama ben buna inanmak istemiyordum. Mutlaka gelmeliydi.
Her gelene Riccardo ‘yu tanıyıp tanımadığını soruyordum. Efşan bu halime
üzülüyor olacak ki o da sorup
soruşturuyor; iz sürüyordu. Venedik’ten gelen bir keşiş Riccardo’yu tanıdığını
ama şu anda nerede olduğunu bilmediğini söyledi. Giderken bana bir Meryem Ana
ikonu bıraktı ve bol bol dua etmemi söyledi. Bütün gün ikonun karşısında oturuyor boş gözlerle
ona bakıyordum .Sanki bana kardeşimin nerede olduğunu söyleyecekmiş gibi. Efşan
aklımı kaçırdığımı düşünüyordu.
- Senin halin hiç iyi değil.
- Meryem Ana ‘ya dua eder misin?
- Dua Yaradan ‘a edilir.
- Büyükannem Meryem Ana ikonlarını hiç sevmezdi.
Baktıkça İsa ‘nın acısını duyuyorum derdi.
Başka bir dilde dua ederdi. Senin konuştuğun dilde.
Bana senin dilini nereden bildiğimi sormadın hiç. Büyükannem genelde kendi
kendine konuşurdu.
- Bütün kadınlar en çok kendisiyle konuşur.
Kelimelerde gizlenir kadın.
Yalnızdı kadın bu yüzden en çok kendi içine yolculuk
ederdi. Çok bilse , çok söylese yakışı kalmazdı. Günahkardı kadın insanoğlunun
gözünde. İsa ‘yı çarmıha gerdiren Meryem ‘in günahı gibi. Cennetten kovulan
kadın, Pandora’nın kutusundan dünyaya kötülük yayan kadın. Her daim günaha
sebep olan kadın. Saatlerdir aynı noktaya bakıyor, kafamın içindeki çığlıkları
dinliyordum. Efşan , elinde bir tabak dumanı üstünde irmik helvası ve
fokurdayan çaydanlıkla yanıma geldi.
- Melisa ve misk kaynattım. Rahatlatır, ruha huzur
verir.
Tanrı’nın kadına bahşettiği anaçlık ve merhamet
duygusu dünyayı kötülüklerden kurtarabilirdi.
.......................................................................................................................................................
Güneş ‘in şehri eritti zamanı , mevsimler aktı
gitti. Bir şeyin gerçek olması için ondan ümidi kesmek gerekiyordu. Riccardo
gelmişti.
- Bu resmini yaptığın kız nerede yaşar?
- Konstantiniye ‘de. Madam Eleni ‘nin yanında dans
eder.
Efşan ‘ın dudaklarında buruk bir gülümseme vardı:
- Sana söylemiştim senin ruhun göçebe .
Ayrılık vaktiydi. Oysa çok alışmıştık birbirimize .
Riccardo:
- Konstantiniye, bencil bir aşkla bağlar insanı. Ait
olmayı sevmeyenlere iyi gelmez.
Varsın öyle olsun. Aşka meyillidir kadın. Bağlanmak
için bir neden bulur her gittiği yerde.
2 Eylül 2014 Salı
Bir düş'tür yaşamak
DÜŞ GEZGİNİ
Dünyayı sıkıcı hale getiren
sınırsız evrende sınırlarla yaşamaktı. Normlar ,tabular ,önyargılar , aitlik
duygusu… Çoğu zaman çizgileri kendi ellerimizle biz çizeriz bazen de irademiz
dışında gelişen olaylar tarafından çizilir. Doğarken bebeğin boynuna dolanan
kordon gibi.İlkin bunu oyun zanneder bebek , çırpınır ilk kez gördüğü dünyaya tutunabilmek
için.Nefesi kesilir ; hayat bir arafta başlar. Gitmek ya da kalmak. Gitmez ,var
gücüyle tutunur onu sevenlerin ellerine. Keşfetmek gerekiyordu dünyayı kendini
bulana dek. Hem eksik hem tam. Aynı zamanda zayıf bir o kadar da güçlü.
Hayat serüvenim işte böyle başladı.
Kendimi bildiğimden beri epilepsi hastalığını da biliyordum. Hastaneler,
ilaçlar, nöbetler. Zordu her şey . Camdan bir bebek gibi kırılgandım. İnsanların
bakışları, hayatın akışını bozan nöbetler beni hırçınlaştırıyordu . Ailemi
suçladığım zamanlar bile olmuştu. Nöbet korkusu nedeniyle hiçbir yere tek başıma
gidemiyordum. Katıldığım tek bir okul gezisi bile yoktu. Bir kavanozun içinde
yıllanmış bir cenin gibiydim. Dışarıda başka bir dünya vardı keşfedilmeyi
bekleyen. Asi yapım durumu kabullenmemi engelliyordu. Neden ben diye sorgulamak
mutsuzluğumu arttırıyordu. Bazen güçlü yanım baskın geliyor ve bu gerçekle
yüzleşmeye karar veriyordum. Nöbet sırasında gördüğüm halüsinasyonları bir
üstünlük olarak kabul etmiştim. Başkalarının görmediklerini görüyor,
duymadıklarını duyabiliyordum. Ben bir düşü yaşayabiliyordum bu üstünlük değil
de neydi? Aklın sınırlarını zorlayan kendini teselli yöntemim güçlü hissetmemi
sağlıyordu. Ne var ki kabuğumu kırıp dışarıya çıkmak istediğimde en ufak bakış
ya da bir ima geri adım atmama neden oluyordu. Yıllar geçtikçe insan hayatın
değerini anlıyordu. Kaybedilen yakınlar, artık sadece bir fotoğraf karesi olan
anılar her şeyden gerçekti. Hiçbirimizin zamanı fütursuzca harcayacak bir
lüksümüz yoktu. Hayatı daha fazla boşa harcayamazdım.
Çocukken bir
öykü dinlemiştim. Bir kaşifin öyküsüydü bu. Zamanın birinde ömrünü dünyayı
keşfetmeye adamış bir kaşif varmış. Gezmediği yer yokmuş dünyada. Ama bunlar da
yeterli gelmiyormuş kaşife. Artık bildiği dünyadan farklı şeyler bulmak
istiyormuş. Kaşif , düşlere yolculuk etmeye karar vermiş Herkes kaşifle alay
etmiş ,Onun deli olduğuna inanmışlar. Ama o, düş gezgini olmaya kararlıymış. Benim
yeni hayatım kaşifin öyküsüne benziyor. Eski bir fotoğraf makinesi ile her şeye
yeniden başladım Farkı insanlar ,farklı dünyalar ve sınırsız bir evren.Hayatın
kıyısında olanlar ,hayata karışanlar, cesur olanlar, korkan olanlar ,dış dünya,
kurgusal dünya objektifimde can buluyordu. Ödülleri olan iyi bir fotoğrafçıyım
, dünyayı geziyorum sınırlarım yok. Kaşifin öyküsünün sonunu bilmiyorum. Düşlere yolculuk edebildi mi kim bilir? Ama
ben bunu başardım .Fotoğrafladığımız her
karede bir düş yok mu bakış açımızla gördüğümüze anlam katmıyor muyuz? Evreni
yeniden kurgulanmak bu değil mi. Gerçek olandan
tamamen farklı bir yaşanmışlık kesitini yaratmak evet yaptığım bu. Ben
düşlere yolculuk ediyorum hayatımın her anında. Kum taneleri gibi savrulurken
zaman hepimiz bir düşün içindeyiz
aslında adına ‘yaşamak’ diyoruz.
12 Mart 2014 Çarşamba
ARMAĞAN
ARMAĞAN
Hiç kuşkusuz en unutulmaz
anılar çocukluktakilerdir. Özlemdir ;bazen de kaçıştır bir sığınak misali ya da
tesellidir hayatında güzel anıların da
olduğuna dair. Benim ise hatıralarım ‘:Çocukluk ve Yasaklar’ şeklindedir.Mis
gibi tarçın kokular eşliğinde sıcacık bir bardak süt; bol şekerli ama.Tanıdık duyguları
çağıran, hep hatırlanan, büyülü bir tat, tıpkı çocukluğum gibi.Ninemin tüm ev
ahalisinden saklı gizli bana sunduğu bir hazineydi ‘yasak’. Hastaydım şekerle
vücudum arasında bir uzlaşmazlık vardı. Canımın delicesine çektiği yaşam ile
ölüm arasındaydı sanki. Ne yaparsa yapsın vazgeçemeyeceğin oyun bozan , vefasız
bir sevgili gibi. Pamuk ipliğine bağlı hayatımda bir ninem bir de resimlerimdi
beni sıkı sıkı sarmalayan.Resim yapmak kendim olmaktı. Konuşmak, susmak,
kızmak… Şairler sözcüklerle işlerdi duyguları ben ise renklerle işliyorum.Resim
konuşmaz, renkler ve çizgiler konuşur,susar ve öfkelenir. Resimde zaman durur
,akmaz ama dünya öyle mi hep bir acelesi vardır,tez canlıdır saniyeler. İnsan
ölüme bir adım yaklaştığında zamanı daha değerli buluyor ; fütursuzca
harcayamıyor anı.En küçük bir zaman dilim bile özenle yaşanmalı diyorsun. Yaşam
ve ölüm ;siyah ve beyaz gibi. Yaşam bazen siyah bazen de beyaz olabilir ama
ölüm hep siyahtır. Araf ise gri. Yıllar ince çizgiler üzerinde akıp geçti.Sarı
bir sonbahar günü ninem Siyah’a gitti ; göçtü bu diyardan. Gencecik ruhu köhne
bedeni terkediverdi.
Şimdi bir hastane odasında
gözleri mi açtığımda beni yayına almadığını ;gördüğümün bir rüya olduğunu
anladım. Yine bir şeker koması sonrasıydı. Sınırı aşmanın bedeliydi. Eşim yanı
başımda oturmuş ,benim hayata dönmemi bekliyordu. Alışkındık bu sahnelere.Benle
evlendiğine pişmandı belki de. Hem sürekli oyun bozanlık edip gitmeye kalkıyordum
bu dünyadan hem de bir çocuk veremiyordum ona .Sanıyorum ki beni
seviyor.İnsülin ile anlaşmaya varamayan bedenim doğum yapmayı kaldıramazmış ,
çok riskliymiş. Doktorun bana her seferinde yinelediği cümleler .Bir de
gözlerimi kaybetme riski varmış.Şeker komasının olası sonuçları. Bir doktorun
hastasına kullandığı ritüel cümleler, nasihatlar işte. Bu zamana kadar bunları
hiç umursamazdım ama şimdi…Gördüğüm rüya her şeyi değiştirdi .Beni başka biri yaptı adeta.
Ninemin çocuk gibi masum gözleri, kadife sesi ve tarçın kokuları vardı rüya
alemimde. ‘Hayat ince ince ,ilmek ilmek örülen bir kozadır yavrum, sabırla
işlenir,sabırla olgunlaşır.Sen metanetini kaybetmedikçe de elini çekmez senden.
Ninemin sözleri şiir gibi gelmişti , tarçın kokusunu içime çektim .’ Rabbim eşindeki sabrın yarısını sana
versin. Birlikte aydınlığa çıkın’. Son cümlesi de buydu.Kayboldu sonra ,düşler
aleminden akıp gitti.Belki de Beyaz’a gitti. .İlk kez bir rüyayı bu kadar net
hatırlıyorum.Oysa hep siliktiler ; kesik kesik birkaç görüntü gibi. Kelimeler
anahtar oldu gizli kapılarımı açtı .İçimdeki sabrı ve gücü çıkardı. Yenilenmiş
gibiydim hayata bambaşka bir pencereden bakıyordum. Hastalığımla mücadele
edebileceğime inandım ,sınırlarda yaşadığımı kabullenmekle başladım işe
.İlaçlarımı düzenli almak ve az miktarda yemek eskisi kadar sıkıcı gelmiyordu
bana.Hayatın tadı neydi ki zaten mutlu olduğun an. Şekerli ya da şekersiz
,tuzlu ya da tuzsuz .Önemli olan hislerin lezzetiydi , nefes almanın damakta
bıraktığı tat.Kendime iyi bakarsam anne olabilecektim .Dünyanın en şeker
varlığına sahip olmanın mutluluğu her şeye değmez miydi? Bir de renklerimi
kaybetmeyecektim bu en büyük felaketim olurdu.Yeni bir hayat ve eski dostlarım
renkler.Hayatın tadı mutlu olduğumuz anlardan ibaretse eğer resim de bu anıları
ölümsüzleştirendir. Resimde zaman durur sonsuzluğa uzanır, bir gün başka bir
hayat onda kendini görsün ,sabrına hayran olsun diye…
3 Mart 2014 Pazartesi
Aynı Mahallenin Diasporası
Kırık dökük dam
Eylül yağmış üzerlerine
Diaspora!
Nereye gitti bizim çocuklar
İki sokak ötede köpekler havladı
Üst baş kırmızı mürekkep
Kalem kırıldı
Paslı ranza , ucuz tütün
İsimlere eklenen küflenmiş sıfatlar
Vazgeçmesin bizim tayfa
Daha çok deniz var bu diyarda
Bir gün görülecek!
Eylül yağmış üzerlerine
Diaspora!
Nereye gitti bizim çocuklar
İki sokak ötede köpekler havladı
Üst baş kırmızı mürekkep
Kalem kırıldı
Paslı ranza , ucuz tütün
İsimlere eklenen küflenmiş sıfatlar
Vazgeçmesin bizim tayfa
Daha çok deniz var bu diyarda
Bir gün görülecek!
2 Mart 2014 Pazar
Rüzgar Gülü
Rüzgar
Gülü
Bir bahçe büyük,
sessiz, soğuk. Bir çocuk küçük bedeninden daha büyük sorular ceplerinde,
yalnızlıktan üşüyor elleri. Çıplak, çelimsiz bir ağaca sarılıyor, öyle duruyor
bir süre. Buz gibi ağaç gövdesi sıcacık bir kucak gibi iyi geliyor çocuğa.
Bahçe çitindeki rüzgar gülünü görüyor. El sallıyor karşıdan ,yanına
gidiyor sonra. Küçücük elleriyle dokunuyor rüzgarla dans eden çarka. Anlatmaya
başlıyor çocuk tüm biriktirdiklerini ,özlediklerini, oyuncaklarını,
şekerlerini, uçurtmalarını, dizindeki yaraları. Konuştukça artıyor mutluluğu.
Gittin diyor çocuk tüm ısrarlarıma rağmen dinlemedin beni. O
ilaç kokan odada yatarken gülümsemiştin bana. Sonra bir gece yanıma geldin,
saçımı okşadın, veda ettin. “Gitmesen olmaz mı dedim.” Hiçbir şey söylemedin ve
gittin. Rüya değildi gerçekti .Güzel eğlenceli günlerimiz varken her şey çok
hızlı değişmişti. Kanser diye bir şey dolanmıştı herkesin diline, dünyadaki en
huzur bozucu kelime. Benim bildiğim insanlar hastalanır, ilaç alır sonra
iyileşirdi. Mizacın gibi sessiz sakin göçtün gittin bu dünyadan .Rüzgar gülünü
birlikte yapmıştık .Rüzgar gülü, uzaklardan haber getirir rüzgarlarla birlikte
,sesleri toplar; sevdiklerimizin seslerini getirir bize. Dinlemeye gönüllüysen
anlatacağı çok şey vardır demiştin. Şimdi uzaklarda olan sensin .Rüzgarlara
seni çok sevdiğimi ve çok özlediğimi söyledim. Ulaştırmışlar haberi sana. Ben
de seni çok seviyorum sen görmesen de aslında ben hep yanındayım demişsin
.Biliyordum hiç ölmeyeceğini…
Rüzgar gülü konuşur çocukluğunu yitirmedikçe. Dokunursun ona
bir dost eline dokunur gibi .Ne vakit anlam kazanır eşya? Fotoğraflar,
kıyafetler, rüzgar gülleri…Sevdiklerimiz birer birer eksildikçe hayatımızdan
anlam kazanır, ete kemiğe bürünür dokunduklarımız, baktıklarımız hatta
kaçtıklarımız .
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)